BilgiPaylasim-Yahşi Batı - Nefes Filmi Kesintisiz İzle

Tam Görünüm: EFSANENİN SONU(HİKAYE)
Şu Anda Hafifleştirilmiş Görüntüleme Modundasınız. Tam Görünüm Modu için, Buraya Tıklayın
Duyduklarıma, yaşadıklarıma inanmıyordum. Böyle bir şey olabilir miydi? Daha dün küçük kızım Gülçin’in üçüncü yaş gününü kutlamıştık.Şimdiye kadar ayrılığı gerektirecek hiçbir çelişki yaşamamışken durduk yere bu restleşmeye bir anlam veremiyordum.Her zamanki gibi o gün de akşam erkenden evime gelince eşim Şebnem’in masada bir tomar gazetenin üzerinde bıraktığı mesajlarıyla darmadağın oldum.Bu kağıt beş sözcüklük bir cümle değil adeta beynime sıkılmış beş mermiydi:’’Formula varsa ben yokum.Şebnem.’’Panik içinde cebime davranıp sevgili eşimi aradım.
-Sen yoksun hayatım, ev bana zinden oldu. Nerdesin?
-Annemlerdeyim Kaplan. Ben çocuklarımı yetim büyütmek istemiyorum. Ferrari’n sana tabut olmadan mutlu yuvamızda seninle beraber yaşlanmak istiyorum.
-Neden öleyim bir tanem, bunu nerden çıkardın?
-Masanın üzerindeki gazeteleri oku, sen de anlarsın,
-Çok iyi biliyorsun ki pilotluk benim mesleğim. Sahip olduğumuz villa, araba, yazlık ve hisse senetlerinin hepsini yarışlara borçlu değil miyiz? Formula bir olmasaydı bunları size nasıl verebilirdim?
-Ben zaten yıllardır vicdanımda bunu sorguluyordum. Senin fakir ve sıradan capcanlı bir insan olmanı, zengin ve ünlü bir ölü olmana tercih ederim. Maalesef son sözüm bu…
Yalnızlığımı dört duvarla paylaştığım o gece gözüme bir damla uyku girmedi. Masanın üzerindeki gazeteleri okudum. Hepsi boy boy resmimi basıp beni övmüş. Yarışlarda aldığım kupalarla birlikte geçirdiğim ölümcül kazaları da yazmış. Belli ki Şebnem bu haberlerden çok etkilenmiş. Sabah olunca Formula bir yarışının yapılacağı İstanbul park pistine geldim. Bu gün Formula Bir’in onuncu ayağı İstanbul yarışı yapılacaktı. Yeni nesil pistlerden olan iki kıtanın ortasındaki İstanbul parkuru yerli ve yabancı motor spor meraklılarının istilasına uğramıştı. Ana tribün, vip kuleler ve bütün güzergah yer götürmez insanla dolup taşmıştı. Ayrıca bu yarışı dünyanın iki yüz televizyon kanalında üç milyar insana canlı yayın olarak izletilecekti. Yani Formula bir yarışı sayesinde Türkiye’nin ve İstanbul’un dört dörtlük bir tanıtımı yapılacaktı. Ben yarışa katılan tek Türk pilotuydum. Bir bakıma yarışmalarda Türkiye’yi temsil ediyordum. Türkiye Otomobil Sporları Federasyonu Başkanı Selahattin Abi yanıma geldi.
-Kaptan oğlum, seni hiç iyi görmedim. Gözlerin ciğer gibi kızarmış. Ayrıca çok durgunsun. Gününde değilsen seni yarıştan çekelim.
-Meraklanacak bir durum yok ağabey. Diğer dokuz ayakta olduğu gibi bu gün de yarışta varım. Herkesten evvel damalı bayrağı göreceğime inanıyorum.
-Sen Türkiye’nin gururusun Kaplan! Bu güne kadar kazandığın derecelerle yüzümüzü ak ettin. Onlarca uluslararası oto yarış kupası sahibisin. Tekrar söylüyorum. Bu gün yarışmasan da olur. Sponsorunuz yerine yedek pilotlardan birini yarışa sokar.
-Başladığım işi yarıda bırakmak gibi bir huyum yok. Yarışmak benim kanıma işlemiş. Bu yarışta da ilk üçe gireceğime inanıyorum.
Elimde kaskım, üzerimde kırmızı beyazlı yanmaz kostümüm olduğu halde yarış ekibimin hazırladığı Ferrari’me gazetecilerin patlayan flaşları eşiğinde bindim. Önce kaskımı giydim. Sonrada bir savaş uçağınkini andıran otomatik camımı indirdim. Startı bekleyişimde elimde olmadan gözümün önüne yaşadıklarım geldi. Eşim Şebnem’le severek evlenmiştik. Ben ona:
-Sen benim ilk ve son sevdiğimsin. Sana mutlu bir yaşantı vaat ediyorum, demiştim.
O bana:
-Ben de seni bir ömür boyu seveceğim. Gelinliğimle girdiğim yuvamda ancak kefenimle çıkacağım, demişti.
Demek ki bu sözler havaya yazılmış, suya çizilmişti. Mutlu evliliğimizin iki meyvesi oğlum Taylan ile kızım Gülçin'in hiç mi değeri yoktu?
Gözümün önünde uzayıp giden kapkara yarış pisti mutluluğuma çalınmış bir leke gibiydi.
Gördüğüm karabasandan menajerimin camı tıklamasıyla uyandım. Yarış başlıyordu. Altımdaki altı yüz kiloluk Ferrari yarış otomobili geçen sene
katıldığı on sekiz yarışın on birini kazanmıştı. Yeni tasarımı sayesinde bütün kupalar silip süpürmüştü. Kontak düğmesine basınca motoru bir canavar
homurtusuyla kükredi. Beş saniye içinde sıfır kilometreden iki yüz kilometreye erişebiliyordu. Ben bu araçla Bahreyn'de saatte ikiyüz elli kilometreye,
İspanya'da üç yüz kilometreye ulaşmıştım. Nihayet start verildi. On sekiz tek koltuklu yarış otomobili son sürat yola düzüldük. Yaklaşık iki saat sürecek
üç yüzkilometrelik yarış turları arabaların rüzgarda çıkardığı kulakları sağır eden vızıldamalarıyla başladı. Baştan ortalarda bir yerdeydim. Yol boyunca
beni izlemeye gelen hayranlarımın salladığı ay yıldızlı bayraklar moralimi düzeltiyordu. Ustalıkla aldığım virajlarla, aracımın gösterdiği performansla
rakiplerimi geçmeye başladım. Yarışın bitmesine yirmi beş tur kala önümde üç araç kalmıştı. Formula bir yarışlarında önemli olan ilk üçe girmekti. Hiç olmazsa bunlardan birini ya da ikisini geçmek zorundaydım. Gözüm göstergelere ilişti. Şu anda saatte ikiyüz yetmiş kilometre yapıyordum. Isı göstergem fırlıyor, Ferrarim titriyor, lastiklerim de artık yola yapışıyordu. Oysa yarım saat önce pit-stop ekibim lastiklerimi değiştirmişti. Gerçi önümdeki araçların benimkinden pek farkı yoktu. Onlarda birbirleriyle yarışırken dayanma limitleri sonuna kadar zorluyordu. İstenmeyen kazalar hep bu son kilometrelerde oluyordu.
Öfke ile üzüntü arasında gidip gelen duyguların doruğundayım. Yaşadıklarımdan mantıklı olma yetimi yitirmiştim. Hayatımı hiçe sayarak gaz pedalime sonuna
kadar bastım. Ferrari alıcı bir şahin gibi sıçrayıp üç aracı da geride bıraktı. Yarışı beş tur önde götürdüm. Saatte üç yüz kilometreye ulaşmıştım.
Gözümün önünde canım evladım Taylan ve Gülçin geldi. Eşimle çatışmamda çocuklarımın günahı neydi? Arkamdan gelen pilotların çocuğunun bekar olduğunu biliyordum.
En azından benim düşünmek zorunda olduğum iki çocuğum vardı. Ani bir kararla sol şeride geçerek yavaşladım. Bütün araçlar birer ikiçer beni geçtiler. Ne var ki önümde birbirine giren üç aracı sollayamadım, dördüncüsü Ferrarim oldu. Ondan sonrasını hatırlamıyorum. Baygın kaldığım zaman süresinde geçirdiğim kazayı değil içinden çıkamadığım aile dramımı sayıklamışım.
Hayata gözlerimi yarış için görevli tam donanımlı hastanede açtım. Eşim Şebnem ve iki kuzucuğum yanıbaşımdaydı. Vücudumdaki kırık ve çıkıklardan kımıldayacak
halde değildim. Ama sevdiklerimi baş ucumda görünce sevincimden bütün acılarımı unuttum. Püsem püsem ağlayan çocuklarıma elimi tutan eşime moral vermek istedim.
-Sağolun canlarım. Siz yanımda olun yeter. Söz size kısa zamanda iyileşeceğim.
-Allah seni evlatlarına bağışladı Kaplan. Kurtarma ekibi seni ateş topuna dönen aracından kılpayı almış. Diğer pilotlar ikisi hayatını kaybetmiş. Ne yazık ki sen de artık yarış pilotluğu yapmayacakmışsın. Doktorlar öyle söylüyor.
-Anladım hayatım. Efsane bitti. Türk formula pilotu Kaplan'ın hikayesi buraya kadarmış.
-Üzülme canım sen iyileşmene bak. Allah bir kapıyı kaparken 'başka kapılar açar. Formula yarışlarında yalnızca pilotlar ekmek yemiyor. Motor sporlarında herhalde sana göre de bir iş bulunur.
Hastanede üç ay yattım. Eşim ve çocuklarım her gün yanımdaydı. Üç ay da koltuk dernekleriyle gezdim. Türkiye Otomobil Sporları Federasyonu bana sahip
çıkıp Uluslararası motorsporları komitesinin açtığı spor komiserliği kurslarına gönderdi. Şimdileri bir zamanlar pilotluğunu yaptığım yarış arabalarına hakemlik
yapıyorum. Kazancım eskiye göre devede kulak kalıyor. Durumumda hiç de şikayetçi değilim.Çünkü sağlığın,mutluluğun,dolarla, Euroyla ölçülmeyeceğini geç de olsa
anladım.İnsanın mutlu yuvasında bulunduğu huzur yanında hiçbirşeyin önemi yokmuş.
Referans Adresler